Gönüllüler Doğanşehir’de: Bir Evden Fazlasını İnşa Eden Yolculuk

Doğanşehir’in soğuğu keskin, ama oraya yolu düşen gönüllülerin içi hep sıcaktı. Çünkü herkes, gittiği ilk günden itibaren kendini bir projenin değil; bir ailenin parçası olarak buldu. Kimisi İstanbul’dan, kimisi Elazığ’dan, kimisi Kayseri’den geldi… Mimarlar, öğrenciler, öğretmenler, yerel esnaf ve gençler, aynı amaçla aynı kapının önünde buluştu: Emine Teyze’nin yuvasını tamamlamak.

Günler kimi zaman toprak elemekle, kimi zaman kalıp sökmekle geçti. Yağmur altında çatı malzemesi taşıdılar, dondurucu soğukta reçine sürdüler, kimi gün tokmak sesleri kahkahalara karıştı. Çalışma aralarında sac sobanın başında içilen çayın tadı, belki de yıllar sonra bile unutulmayacak türdendi. Çünkü o çayın yanında hep bir sohbet, bir omuz, bir dayanışma vardı.

Ve elbette Doğanşehir’in bir de maskotu vardı: Mıcır. Şantiyenin neşesi, kapının sadık bekçisi… Bazen yavrularının peşinde, bazen bir gönüllünün ayaklarına yaslanmış uyurken görülür; kimi zaman da herkese sanki “biraz mola verin” der gibi sırnaşırdı. Küçük sevinçleri çoğaltan da çoğu zaman oydu.

Bu yolculukta kimse yalnız değildi. Yerel esnaf kapısını gönüllülere açtı, ev sahipleri sofrasını paylaştı, öğrenciler kolları sıvayıp üretimin bir parçası oldu. Biri ölçtü, biri çaktı, biri taşıdı… Ama herkes aynı duyguyu büyüttü: “Birlikte yapınca mümkün.”

Gönüllüler Doğanşehir’den ayrılırken yanlarına sadece bir evin tamamlanma gururunu değil; bir topluluğun kalbine dokunmuş olmanın huzurunu da aldılar. Çünkü orada inşa edilen şey, yalnızca sıkıştırılmış toprakla yükselen bir ev değil; güven, iyileşme ve umutla kurulan bir bağdı.